
Din ve vicdan özgürlüğü, çocukların eğitim hakkı, tarihî hafıza ve Türkiye–Azerbaycan kardeşliği üzerine…Son günlerde Azerbaycan’da başörtüsünün yasaklandığı yönünde ortaya atılan iddiaları, bu iddialar üzerinden yapılan değerlendirmeleri ve ne yazık ki Türkiye ile Azerbaycan kamuoyunda oluşmaya başlayan karşılıklı kırgınlıkları büyük bir dikkat ve üzüntüyle takip ediyorum.Ömrüm boyunca Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kardeşliğin güçlenmesi için çalışmış bir insan olarak, iki ülkenin ilişkilerini ilgilendiren meselelerde sessiz kalmayı hiçbir zaman tercih etmedim.
Ancak böylesine hassas konularda konuşurken hakikatin, hakkaniyetin, insan haklarına saygının ve kardeşlik hukukunun birlikte gözetilmesi gerektiğine inanıyorum.Öncelikle bazı hususları açıklığa kavuşturmakta yarar görüyorum.AZERBAYCAN’DA ÜLKE GENELİNDE BAŞÖRTÜSÜ YASAĞI BULUNMAMAKTADIR!Azerbaycan’da kadınların sokakta, alışveriş merkezlerinde, üniversitelerde ve diğer kamusal alanlarda başörtüsü kullanmalarını genel olarak yasaklayan bir kanun bulunmamaktadır.
Devlet dairelerinde de bütün vatandaşları kapsayan genel bir başörtüsü yasağından söz edilemez.
Belirli mesleklerin veya kurumların özel kıyafet kuralları ise ayrı bir hukuki meseledir.Nitekim yaklaşık iki yıl önce Avrupa’da çekilmiş bir fotoğrafı da bu vesileyle paylaşmak isterim.Fotoğraftaki başörtülü hanımefendi, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin uzun yıllar Avrupa’da diplomatik görevlerde bulunmuş ve bugün de aktif görevini sürdüren saygıdeğer büyükelçilerimizden birinin eşidir.Kendisinin başörtülü olması, eşinin diplomatik görevleri açısından hiçbir zaman sorun teşkil etmemiştir.
Etmesi de düşünülemez.Bu örneği özellikle hatırlatıyorum.
Çünkü Azerbaycan’da başörtülü kadınların toplumsal hayattan dışlandığı veya dinî kıyafetlerin bütünüyle yasaklandığı yönündeki genellemeler, ülkenin hukuki ve toplumsal gerçekleriyle örtüşmemektedir.PEKİ, TARTIŞMANIN ESASINI OLUŞTURAN DÜZENLEME NEDİR?Azerbaycan’da Eylül 2026’da gündeme gelen okul kıyafeti düzenlemesi, devlet genel eğitim kurumlarında öğrencilerin belirlenen üniforma kurallarına uygun giyinmesini esas almaktadır.Tartışmaya konu olan düzenlemede doğrudan “başörtüsü” veya “hicab” kelimesinin kullanılmaması önemlidir.
Bununla birlikte üniforma kurallarının uygulanmasında başörtüsünün sınırlandırılması da tartışmanın fiilî boyutunu oluşturmaktadır.Burada Türkiye kamuoyunun bilmesi gereken önemli bir terminolojik farklılık bulunmaktadır.Azerbaycan eğitim sisteminde yaklaşık bir asırdır ilkokul, ortaokul ve lise düzeylerini kapsayan genel eğitim kurumları yaygın olarak “orta mektep” (orta məktəb) şeklinde adlandırılmaktadır.Dolayısıyla Azerbaycan’da orta mekteplere ilişkin bir düzenlemeden söz edildiğinde, Türkiye’de yalnızca ortaokul olarak anlaşılan eğitim kademesi değil, ilk ve ortaöğretimin tamamı kastedilebilmektedir.Bu düzenleme üniversiteleri veya toplumun bütününü kapsamamaktadır.Ancak burada kamuoyunun dikkatine sunmak istediğim, son derece önemli ve tartışmalarda yeterince üzerinde durulmayan bir başka husus daha bulunmaktadır.DEVLET OKULLARI İLE ÖZEL OKULLAR AYNI ÜNİFORMA DÜZENLEMESİNE TABİ DEĞİLDİR!Azerbaycan Milli Eğitim Bakanlığı'ndan aldığım resmi bilgiye göre, tek tip okul kıyafeti giyme zorunluluğu yalnızca devlet genel eğitim kurumlarında uygulanmaktadır.
Özel okullar ise okul kıyafetine ilişkin kuralları ve gereklilikleri kendileri belirlemektedir.Bu ayrım son derece önemlidir.Dolayısıyla Azerbaycan’daki bütün eğitim kurumlarının istisnasız biçimde aynı üniforma düzenlemesine tabi olduğu yönündeki değerlendirmeler doğru değildir.Özel eğitim kurumlarının kıyafet kurallarını kendilerinin belirlemesi, her özel okulda başörtüsünün serbest olduğu anlamına gelmemektedir.
Ancak devlet genel eğitim kurumlarına ilişkin düzenlemelerin kapsamını doğru anlamak bakımından önemli bir hukuki ve idari farklılıktır.Bir kez daha özellikle altını çizmek isterim:Azerbaycan’da ülke genelinde başörtüsü yasağı bulunmamaktadır.
Tartışılan mesele, devlet genel eğitim kurumlarında uygulanan okul üniforması düzenlemesidir.Fakat bir düzenlemenin ülke genelinde başörtüsü yasağı anlamına gelmemesi, onun uygulanması sırasında ortaya çıkabilecek mağduriyetlerin görmezden gelinmesini de gerektirmez.Son günlerde kamuoyuna yansıyan bazı görüntülerden, öğrenciler ve aileler etrafında yaşanan gerginliklerden, toplumsal huzuru zedeleyen ve insanları karşı karşıya getiren olaylardan samimiyetle üzüntü duyduğumu ifade etmek isterim.Bir çocuğun eğitim kurumunun kapısında yaşadığı tedirginlik, bir annenin evladının eğitimi konusunda duyduğu endişe veya bir öğretmenin karşı karşıya kaldığı toplumsal baskı, hangi ülkede yaşanırsa yaşansın üzerinde hassasiyetle durulması gereken insani meselelerdir.Din ve vicdan özgürlüğünü, bireyin inancını özgürce yaşama hakkını ve özellikle çocukların eğitim hakkını son derece önemsiyorum.Benim için çocukların üstün yararı, eğitim politikalarının merkezinde bulunması gereken temel ilkelerden biridir.Hiçbir çocuğun eğitimden uzaklaşmasını, okul ortamında aşağılanmasını, inancı veya ailesinin tercihleri nedeniyle incitilmesini doğru bulmam.
Aynı şekilde hiçbir çocuğun dinî bir tercihe zorlanmasını da kabul edemem.Çünkü eğitim hakkı, yalnızca okula kayıt yaptırabilmekten ibaret değildir.
Çocuğun kendisini güvende, saygın ve topluma ait hissettiği bir ortamda eğitim alabilmesidir.Devletin eğitim sistemine ilişkin kurallar koyma yetkisi vardır.
Ancak bu yetkinin uygulanmasında ölçülülüğün, insan onurunun, din ve vicdan özgürlüğünün ve çocukların üstün yararının gözetilmesi gerektiğine inanıyorum.Azerbaycan, tıpkı Türkiye’nin öncülüğünde iş birliğini geliştirdiği diğer Türk devletleri gibi, şeriat hukukuyla değil, çağdaş hukuk normları ve anayasal ilkeler çerçevesinde yönetilen dünyevi bir devlettir.Bu nedenle hukuki reşitlik yaşı ile dinî anlamda bulûğ çağı ve buna bağlı dinî yükümlülükler birbirinden farklı kavramlardır.Azerbaycan hukukunda kural olarak 18 yaşında kazanılan hukuki erginlik, dinî açıdan bulûğa erişme yaşıyla özdeş değildir.Devletin dünyevi niteliği, vatandaşlarının dinî inançlarını özgürce yaşamalarına engel olmadığı gibi, din ve vicdan özgürlüğü de devletin anayasal eğitim düzenini ortadan kaldırmaz.Bu iki ilkenin birbirinin karşıtıymış gibi sunulmasını doğru bulmuyorum.Ayrıca Azerbaycan’daki okul üniforması uygulamasının yalnızca bu ülkeye özgü olmadığını hatırlatmak isterim.Türkmenistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan gibi nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan kardeş Türk devletlerinde de okul kıyafetlerine ve eğitim kurumlarında dinî sembollerin kullanımına ilişkin çeşitli kurallar bulunmaktadır.
Bu ülkelerin hukuki düzenlemeleri birbirinin aynısı olmamakla birlikte, genel eğitim kurumlarında ortak kıyafet standartları belirlenmesi yalnızca Azerbaycan’a özgü değildir.Yavru Vatanımız Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yaşanan gelişmeler de hatırlanmaya değerdir.2025 yılının mart ayında bir öğrencinin başörtüsüyle okula devam etmesi etrafında başlayan tartışmaların ardından, nisan ayında başörtüsüne imkân tanıyan bir kıyafet düzenlemesi yapılmış, ancak konu öğretmen sendikalarının itirazlarıyla yargıya taşınmıştır.Eylül 2025’te KKTC Anayasa Mahkemesi söz konusu düzenlemeyi iptal etmiştir.
Burada önemle belirtilmesi gereken husus, mahkeme kararının başörtüsünün dinî bakımdan meşru olup olmadığına ilişkin bir hüküm olarak değil, düzenlemenin hukuki dayanağı ve yapılma usulü çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğidir.Görüldüğü üzere okul kıyafetleri, dinî özgürlükler ve eğitim kurumlarının düzeni arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı, yalnızca Azerbaycan’da değil, diğer Türk devletlerinde ve KKTC’de de farklı hukuki çerçevelerde ele alınan bir meseledir.TÜRKİYE DİYANET VAKFININ BAKÜ’DEKİ OKULU VE UNUTULAN TARİHÎ GERÇEKLERBurada Türkiye kamuoyunun dikkatine sunmak istediğim son derece önemli bir tarihî gerçek daha bulunmaktadır.Türkiye Diyanet Vakfı, 1994 yılından bu yana Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de kurduğu Türk Lisesi aracılığıyla eğitim faaliyetlerini sürdürmektedir.Türkiye’nin dinî, kültürel ve eğitim hayatında önemli bir yere sahip olan bu vakfın Azerbaycan’da otuz yılı aşkın süredir faaliyet göstermesi, iki kardeş devlet arasındaki karşılıklı güvenin, saygının ve kurumsal iş birliğinin somut örneklerinden biridir.Üstelik bu eğitim kurumunun yenilenen binasının açılışı, 31 Ekim 2017 tarihinde, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Azerbaycan ziyaretine eşlik eden kıymetli eşi Sayın Emine Erdoğan tarafından gerçekleştirilmiştir.Binanın yenilenmesi sürecinde Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) da önemli katkılarda bulunmuştur.Şimdi burada üzerinde özellikle düşünülmesi gereken bir başka hususu hatırlatmak isterim.Bugün Azerbaycan’ın eğitim politikaları üzerinden ağır eleştirilere, hatta zaman zaman sosyal medya linçlerine maruz kalan Azerbaycan Cumhuriyeti Elm ve Tahsil Bakanı Sayın Emin Emrullayev, 2017 yılında Eğitim Geliştirme Programları Dairesi Başkanı olarak görev yapıyordu.Aynı dönemde Eğitim Bakan Yardımcısı olan Sayın Ceyhun Bayramov ise bugün Azerbaycan Cumhuriyeti Dışişleri Bakanıdır.İşte bu iki isim, Türkiye Diyanet Vakfı Bakü Türk Lisesinin yenilenen binasının 2017 yılında hizmete açıldığı dönemde Azerbaycan eğitim yönetiminin önemli sorumluları arasındaydı.Azerbaycan Cumhurbaşkanı Sayın İlham Aliyev’in yönetiminde sürdürülen Türkiye–Azerbaycan eğitim iş birliği çerçevesinde gelişen bu kurumun yenilenen binasının açılışını da Sayın Emine Erdoğan gerçekleştirmiştir.Sayın Ceyhun Bayramov da dönemin Eğitim Bakan Yardımcısı olarak açılış töreninde yer almıştır.Sayın Emin Emrullayev ise aynı dönemde eğitim sisteminin geliştirilmesinden sorumlu önemli bir idari görevi yürütmekteydi.Bu tarihî tabloyu hatırlatmamın nedeni, kişileri tartışmaların dışına çıkarmak veya herhangi bir kamu politikasını eleştiriden muaf tutmak değildir.Ancak Türkiye Diyanet Vakfının Azerbaycan’daki eğitim faaliyetleri, Azerbaycan devletinin bilgisi, kurumsal iş birliği ve desteğiyle otuz yılı aşkın süredir devam etmektedir.Şimdi sormak isterim:Türkiye Diyanet Vakfının eğitim faaliyetlerine yıllardır imkân sağlayan Azerbaycan’ın devlet kurumlarını ve yöneticilerini, bugünkü bir okul üniforması tartışması üzerinden din karşıtlığıyla suçlamak ne kadar adildir?Bir ülkenin eğitim politikasını eleştirmek elbette mümkündür.
Fakat bu eleştiriyi yaparken aynı ülkenin Türkiye ile yıllardır yürüttüğü eğitim, kültür ve toplumsal dayanışma faaliyetlerini görmezden gelmek hakkaniyetli bir yaklaşım olabilir mi?Eleştiri elbette mümkündür.
Fakat eleştiride tarihî hafızayı, hakkaniyeti ve karşılıklı saygıyı kaybetmemek gerekir.ŞİMDİ GELELİM MESELENİN BENİ EN FAZLA ÜZEN TARAFINA: TÜRKİYE–AZERBAYCAN KARDEŞLİĞİNE…Ömrüm boyunca Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kardeşliğin güçlenmesi için çalışmış bir insan olarak, bugün iki ülkenin kamuoyunda yaşanan karşılıklı kırgınlıklara kayıtsız kalmam mümkün değildir.Elbette Türkiye’de yaşayan herkes Azerbaycan’ın eğitim politikalarını eleştirebilir.
Din ve vicdan özgürlüğünü savunabilir.
Biz bu düşünceyi kırabildik.
Ve olanlar oldu.”Bu sözlerin ne anlama geldiğini, Hocalı’da yakınlarını kaybetmiş ailelerin yüreğinde nasıl bir acı oluşturduğunu düşünmek bile insanı derinden sarsmaya yeterlidir.Azerbaycan toplumunun hafızasında böylesine ağır bir yeri bulunan bu açıklamaların sahibi Serj Sarkisyan, yıllar sonra Ermenistan Cumhurbaşkanı sıfatıyla Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile futbol diplomasisi kapsamında bir araya gelmiştir.2008 yılında Erivan’da, 2009 yılında ise Bursa’da gerçekleşen bu buluşmalar, Türkiye–Ermenistan normalleşme girişimlerinin sembolik görüntüleri arasında yer almıştır.Elbette devletlerin diplomatik ilişkiler kurması, görüşmeler gerçekleştirmesi ve sorunlarını barışçıl yollarla çözmeye çalışması uluslararası ilişkilerin doğal bir parçasıdır.Ancak bir an için Azerbaycan toplumunun duygularını düşünelim.Topraklarının önemli bir bölümü hâlâ işgal altındayken, Hocalı’nın acısı henüz tazeyken, yüz binlerce insan yurdundan edilmişken, Sarkisyan’ın Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ile aynı şeref tribününde bulunması Azerbaycanlılar açısından ne kadar ağır bir görüntüydü!Nitekim o dönemde Azerbaycan’da Türkiye–Ermenistan açılımına yönelik ciddi itirazlar ve protestolar da yaşandı.
Fakat bu tarihî kırgınlığı Türkiye halkına karşı bir düşmanlığa dönüştürmemek gerektiği yönündeki kardeşlik hassasiyeti de varlığını korudu.Benzer şekilde Türkiye’nin Filistin meselesinde yürüttüğü yoğun diplomatik ilişkiler de Azerbaycan kamuoyunda Türkiye’nin dış politika tercihleri ile Azerbaycan’a duyulan kardeşlik arasında bir ayrım yapılması gerektiğini hatırlatan örneklerdendir.Filistinli bazı siyasi çevrelerin Karabağ konusundaki geçmişteki tutumlarına yönelik Azerbaycan’da eleştiriler bulunmasına rağmen, Türkiye’nin Filistin halkına verdiği desteği doğrudan Azerbaycan’a karşı bir tavır olarak değerlendirmek doğru olmazdı.Çünkü devletlerin dış politika ilişkileri, her konuda aynı düşünmelerini gerektirmediği gibi, iki kardeş toplumun birbirinin hassasiyetlerini anlamasına da engel olmamalıdır.PEKİ BUGÜN NEDEN AYNI ANLAYIŞI, AYNI ÖLÇÜYÜ VE AYNI KARŞILIKLI HASSASİYETİ GÖSTEREMİYORUZ?Neden bir okul üniforması tartışması, iki kardeş ülkenin birbirine duyduğu güveni sarsacak bir tartışmaya dönüştürülüyor?Neden Azerbaycan’da yaşanan her iç mesele, Türkiye ile ilişkiler üzerinden okunmaya çalışılıyor?Neden haklı bir insan hakları hassasiyeti, zaman zaman Azerbaycan toplumunun bütününü inciten suçlamalara dönüşebiliyor?Ve neden Türkiye’de, Ankara ve İstanbul’da Azerbaycan’ın diplomatik temsilcilikleri önünde gerçekleştirilen protestoların, iki kardeş toplum arasında doğurabileceği gönül kırgınlıkları yeterince hesaba katılmıyor?Ankara ve İstanbul’da Azerbaycan’ın diplomatik temsilcilikleri önünde gerçekleştirilen, kardeşlik hukukunu zedeleyen protestoları doğru bulmuyorum.Elbette barışçıl gösteri ve düşünceyi ifade etme hakkına saygı duyulmalıdır.
Ancak bu hakkın kullanılması, iki kardeş ülkenin tarihî bağlarını hedef alan söylemlere ve karşılıklı kırgınlıkları derinleştiren davranışlara dönüşmemelidir.Eleştiri bir haktır; fakat kardeşlik hukukunu korumak da hepimizin ortak sorumluluğudur.Unutmayalım ki Azerbaycan’da Türkiye’ye yönelik oluşabilecek bir kırgınlık da Türkiye’de Azerbaycan’a yönelik gelişebilecek bir öfke de sonuçta aynı milletin insanlarının kalbinde açılan yaradır.Bu sözlerim hiçbir şekilde iki ülke arasında bir devlet krizi bulunduğu şeklinde değerlendirilmemelidir.Aksine, ortada bir devlet krizinden ziyade, büyümesine izin verilmemesi gereken bir toplumsal kırgınlık ihtimali bulunduğunu düşünüyorum.Tam da bu nedenle meseleye daha fazla dikkat, daha fazla empati ve daha fazla sorumlulukla yaklaşılması gerektiğine inanıyorum.Azerbaycan’ın eğitim politikaları tartışılabilir.
Okul üniforması düzenlemeleri eleştirilebilir.
Çocukların eğitim hakkı, din ve vicdan özgürlüğü ve ailelerin hassasiyetleri konusunda farklı görüşler dile getirilebilir.Hatta bütün bu meseleler, kardeş iki ülkenin akademisyenleri, hukukçuları ve eğitim uzmanları arasında yapıcı bir istişarenin konusu olabilir.Ancak bu tartışmaların Türkiye ile Azerbaycan arasındaki tarihî kardeşliğin aleyhine kullanılmasına izin verilmemelidir.Ben hem Azerbaycan’ın anayasal düzenine ve devlet egemenliğine saygı gösterilmesini hem de din ve vicdan özgürlüğünün, insan onurunun ve çocukların üstün yararının korunmasını savunuyorum.Bu iki yaklaşım birbirinin karşıtı değildir.Bir çocuğun eğitim hakkını savunmak için bir kardeş ülkeyi incitmek gerekmediği gibi, bir kardeş ülkeyi savunmak için de o çocuğun yaşadığı mağduriyete gözlerimizi kapatmamız gerekmez.Asıl mesele, bu iki hassasiyeti aynı vicdanda buluşturabilmektir.Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kardeşlik, karşılıklı suskunluk üzerine değil, karşılıklı anlayış ve saygı üzerine inşa edilmelidir.Birbirimizi eleştirebiliriz.
Hatta zaman zaman birbirimizin uygulamalarını doğru bulmayabiliriz.Ama birbirimizi incitmeden konuşmayı, birbirimizin acılarını unutmadan değerlendirme yapmayı ve her şartta kardeşlik hukukunu korumayı bilmeliyiz.Çünkü Türkiye ile Azerbaycan arasında kırılan her gönül, yalnızca bir insanın değil, ortak tarihimizin de incinmesi demektir.Son olarak, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kardeşliğin korunması adına herkesi karşılıklı saygıya, itidale, sağduyuya ve suhulet içerisinde hareket etmeye davet ediyorum.Saygı, farklı düşüncelere rağmen birbirimizi anlayabilmenin; itidal, haklı olduğumuza inandığımız anlarda dahi ölçüyü koruyabilmenin; suhulet ise en zor meseleleri bile gönül kırmadan çözebilmenin erdemidir.İki kardeş devlet arasında konuşulamayacak, müzakere edilemeyecek, karşılıklı anlayış ve iyi niyetle çözülemeyecek hiçbir meselenin bulunmadığına inanıyorum.Hüsnüniyet ve suhulet içerisinde diyalog imkânı varken husumete ne gerek var?Birbirimizi incitmeden de eleştirebilir, kırmadan da uyarabilir, ayrışmadan da farklı düşünebiliriz.Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kardeşlik, günlük tartışmaların çok ötesinde, tarihin imtihanlarından geçmiş büyük bir gönül birliğidir.Bu birliği korumak, yalnızca devletlerimizin değil, her iki toplumun da ortak sorumluluğudur.Çünkü bizim birbirimize karşı kazanacağımız bir mücadele yoktur.
Bizim birlikte koruyacağımız bir kardeşlik, birlikte savunacağımız bir gelecek vardır.Ve bir kez daha hatırlatmak isterim:Bir millet, iki devlet olmak; yalnızca aynı sevinçleri paylaşmak değil, birbirimizin hassasiyetlerini incitmeden, birbirimizin hukukunu gözeterek yaşayabilmektir.Husumet değil suhulet, ayrışma değil diyalog, kırgınlık değil kardeşlik kazansın!Prof.
Aygün AttarTürkiye Azerbaycan Dostluk İşbirliği ve Dayanışma Vakfı (TADİV) Başkanı

